18 Mayıs 2012 Cuma
Sitene Ekle

Ne iyi niyetli kral ne de eksik demokrasi isteyenler ne yapsın?

İnsanlığın ortak alanları giderek İnternet ortamlarına taşınıyor ama bu alanların ne mülkiyeti ne de yönetimi ortaklık üzerine kurulu. Aksine, ortada yaman bir çelişki var: Belki tarihin en katılımcı, en açık altyapısını sağlayan Twitter, Google, Facebook gibi platformlar aslında çok az sayıda kişi tarafından yönetiliyor. 
 Ne iyi niyetli kral ne de eksik demokrasi isteyenler ne yapsın?

Facebook’un bu hafta içinde yapılan “halka arzı”nın (IPO) detaylarına bakarsanız her satırında Mark Zuckerberg göreceksiniz: hisseler “A” ve “B” sınıfı olarak ayrılmış ve B hisseleri A hisselerinin 10 katı oya sahip; Zuckerberg da B hisselerine... Hesabını yaparsanız görüyorsunuz ki halka arzdan sonra bile Facebook’un bütün diğer hissedarları birleşse kontrol gene de Zuckerberg’un. Üstüne üstlük, Zuckerbeg halka arz dosyasına geleneklere aykırı bir şekilde kişisel mektup eklemiş. Özetle “Facebook sadece kar amaçlı bir şirket değildir; Facebook bir felsefedir” diyor. Benzer yapısal özellikleri Google ve Twitter’da da görebilirsiniz: az sayıda kurucu ve yöneticinin felsefeleri şirketlerin tarzını güçlü bir şekilde belirliyor. (Belki de bunun en güçlü tarihsel örneği yakın zamanda kaybettiğimiz Steve Jobs’dur).

Yeni çıkan “Consent of the Networked” kitabının yazarı Rebecca McKinnon buna “Facebookistan” diyor. Bence buna Zuckerberg krallığı demek de mümkün, çünkü bu bırakın demokrasiyi, bir cumhuriyet bile değil. Bu kraliyetin hukuku ise “Terms of Service” tarafından belirleniyor. Hani avukatlar tarafından yazılan, anlaşılmazlığını vurgulamak için İngilizce “legalese” yani “hukukça” diye nitelenen, kimsenin okumadığı, “kabul ediyorum” diyerek tıklanılıp geçilen o uzun metinler. Eğer detaylarına bakarsanız da kullanıcıların haklarının aslında hemen hemen hiç olduğunu görürsünüz. Bu kraliyetlerin sloganı “ya sev, ya terket” olarak özetlenebilir.

Fakat bir yandan da bu platformlar, en azından şimdiye kadar ve kullanıcıların büyük bir çoğunluğu için, söz hakkının oldukça geniş olduğu --hatta biraz “vahşi batı” kıvamında-- yerler. Bu platformlar küresel yapıları, her güncellemenin derhal yayılabilmesi ve kullanıcılar tarafından yapılan katkılara dayalı bir ticari modele sahip olmaları yüzünden söz hakkının sınırlanmadığı ortamlar arayan insanlar ile sembiyotik bir ilişki kurdular. “Siz yazın, biz yayınlayalım, insanlar tıklasın, biz reklam satalım.” Sonuçta bu platformlar insanların kendi ülkelerindeki yetersiz, eksikli ve sınırlı demokrasilerini zorlamak için önemli bir araç haline geldi.

Ayrıca bu şirketlerin yönetici-krallarının her zaman kötü sonuçlara yol açtığını iddia etmek de mümkün değil. Steve Jobs’un “alet” dehası buna güçlü bir örnek. Google kurucusu Sergey Brin’in ebeveynlerinin Sovyetler Birliği’nden kaçmak zorunda kalmış muhalifler olmasıyla Google’ın Çin’in sansür yasalarına boyun eğmeyip Çin’den çekilmesi ve Çin’de muhaliflerin çok kullandığı Gmail hizmetini güçlendirmesi arasındaki bağları görmek için de medyum olmak gerekmiyor. Ama kralların iyiliği ile ilgili değerlendirmeniz ne olursa olsun, yönetim tarzının kraliyet olduğu gerçeği değişmiyor.

Diğer yandan, modern hukuk hala temel olarak ulus-devlet çatısında işliyor ve bu yapı küresel İnternet platformlarıyla karmaşık ve çok katmanlı bir ilişki içinde. Bazen, Avrupa Birliği örneğinde olduğu gibi, ulus-devletler özel hayatın mahremiyetinin korunması konusunda Facebook ve Google gibi şirketlere karşı önlemler geliştirebiliyorlar; bazen de ulus-devlet hukuku söz hakkını sınırlayan bir şekilde karşımıza çıkıyor: Almanya ve Fransa’da Nazi hatıralarının satılmasının yasak olması ya da Türkiye’de ara ara yaşadığımız “Atatürk’e hakaret” suçundan Youtube’un kapatılması gibi.

Bu çatışmanın doruğa çıkan bir örneği Mısır’da yaşanan ayaklanma döneminde Mübarek yönetiminin bu çelişkiyle başa çıkamayıp İnternet’in “fişini çekmesi”...  Zaten medyaya yansıyan örneklerin çoğu bu tür örnekler: sansürcü devlete karşı özgür İnternet... Belki işte tam da bu yüzden hukukun yüzyıllardır süren mücadeleyle kazanılmış evrensel ve önemli bazı değerlerinin bu İnternet platformlarında eksik olduğu birçok kişinin gözünden kaçıyor. Örneğin “yasalara dayalı yönetim” (“rule of law”, yani önüne gelenin kafasına göre kural yapamaması), hukuk sürecinin işlemesi (“due process”, suç ve cezaların ancak hukuk kurallarına göre yargılanabilmesi) gibi değerler bu İnternet kraliyetlerinde yok, onun yerinde tek taraflı “terms of service” var.

Yakın zamandan bir örnek olarak Mısırlı blogcu Ramy Raoof’un Google’un platformu Blogger’da başına gelenlere bakabiliriz. Raoof’un Mısır’da askeri polisin bir genç kızı yerlerde sürüklemesini ve üstündeki kıyafetleri döverek çıkarmasını belgeleyen fotografları yayınladığı blog post’u bir açıklama verilmeden Google Blogger tarafından silindi. (Hala nedenleri muğlak olan bu olay için Google tarafından Ramy Raoof’a yapılan tek açıklama bir “copyright” ihlali olduğu ama şu an itibariyle ne detay belli, ne de nasıl itiraz edilebileceği ve o blog postu hala silinmiş durumda). Raoof’un yazısı böylece tek yanlı ve şeffaf olmayan bir süreç sonucunda bütün Internet’ten bir anda “kaybettirilmiş” oldu. Maalesef bu “sessiz kayıplar” sansür konusunda çalışanların çok rastladığı bir örnek. (Mesala Mısır’da Wael Abbas’ın Youtube hesabı - yüzlerce insan hakları ihlalini belgeleyen video ile birlikte - silinmişti. Başka bir Mısırlı insan hakları blogcusu Hossam el-Hamalawy’nin de Flickr hesabı telif hakları iddialarıyla kapatılmış hatta Facebook Mısır devrimi icin önemli olan “We are All Khaled Said” sayfasını yöneticisinin gerçek adını vermemesi nedeniyle silmiş ve sansür karşıtı grupların araya girmesi ve büyük çabalar sonucu bu sayfa geri gelmişti.)

Bu irili ufaklı örneklerin birçoğunu ruhumuz bile duymuyor çünkü bu tür “kaybetmelerin” önemli bir özelliği bu “kaybetmenin” kendisinin de “kaybettirilmesi.” Sonuçta atomların dünyasının aksine, Internet’te silinme arkada bir iz bırakmıyor: kansız, kokusuz, sessiz bir yokoluş. (Bu örneklerin hepsi siyasî içerikli değil; zaten ruhumuzun bile duymadıkları muhtemelen tanınmış kimliği olmayanların başına gelenler. Facebook bir ara İngiltere’nin kraliyet ailesine yeni katılan Kate Middleton ile aynı isme sahip insanları Facebook’tan siliyordu)

Twitter’ın yeni anons ettiği ülke bazında Twitter bloklama sürecini işte bu bağlamda incelemek gerekiyor. Bir yandan, Twitter gibi küresel şirketlerin sonsuza dek hiçbir ulus-devletin hukukunu tanımadan hareket etmeleri mümkün degil. Zaten şu anda olan da o değil. Hemen bütün bu şirketler ABD kökenli olduğu için hepsi uzun zamandır ABD yasalarını uyguluyorlar--ve hepsi bu yasalara göre çıkmış mahkeme kararlarıyla belli sayfa, tvit ya da güncellemeleri siliyorlar. Daha da kötüsü, bu şirketler ABD’li politikacıların “önerileri”ne kolaylıkla teslim bayrağı açabililiyorlar. Örneğin Wikileaks bir dönem belgelerini aslında önemli bir işi “bulut” bilgisayarcılığı olan Amazon’un “server”larında tutuyordu; muhafazakar ve şahin olarak bilinen Senatör Joe Lieberman’ın Amazon yöneticilerine yaptığı telefonların ardından Amazon Wikileaks’i sistemlerinden kovdu. Açıklaması da “Terms of Service” buna izin veriyorun ötesine geçmedi. “Ya sev, ya terket” kraliyetinde hukuk bazen böyle işle(me)yebiliyor.

Konunun en hassas noktası ise “terketmenin” bedelsiz olmayışı. Yazıyı açarken ki iddiam insanlığın ortak alanlarının Internet platformlarına kaydığıydı. Bu platformların dışında kalmak bu ortak alanların dışında kalmak anlamına geliyor. Mısır’da Facebook’un yaygınlığı hem onu politik olarak çok önemli hale getirdi hem de sansüre uğramasını zorlaştırdı; dolayısıyla muhalifler için başka platformlara göç bir çözüm değil. Ramy Raoof’un Blogger, Wikileaks’in Amazon'u kullanması da bir tesadüf değil: Birçok devlet muhalif bloglara “denial of service” denilen ataklarla ya da sadece o adresi sansürleyerek yanıt veriyor. Muhalifler de tam da bu nedenle büyük ve güçlü bir platforma sığınmak istiyorlar. Muhalif internet kullanıcılarına “git kendine başka bir yer bul” demek evcil bir hayvanı başının çaresine bak diye kışın sokağa atmak gibi birşey: Gözden ırak da olsa sonuç belli.

Twitter’ın açıklamasını anlamak için bu bağlamın tümünü göz önüne almak gerekiyor. Twitter politikasını şöyle açıkladı: Artık tvit silinirse bu küresel olmayacak ve ancak hukuksal olarak geçerli bir belgenin sunulduğu ülkeyle sınırlı bloklama yapılacak. (Yani aslında bloklama sınırlanmış oluyor; eskiden küreseldi).  Twitter ayrıca önceden filtreleme yapmayacağını açıkladı; Yani içinde bütün “uludere” geçen tvitleri silmek gibi taleplere yanıt vermeyeceklerini, her bloklama yapılacak tvit için tek tek hukuksal karar istediklerini ve sadece adresi verilen tvitleri sileceklerini söylüyorlar. Yani tvitler yayınlanmadan önce silinmeyecek; “a priori” sansür uygulamayacak. Kullanıcılar isterlerse menüleri kullanarak Twitter’ın IP üzerinden otomatik olarak belirledikleri ülke ayarları değiştirebilecekler; böylece kendi ülkelerinde bloklanan tviti görebilecekler. Son ve belki de en önemli olarak, Twitter bütün bloklanan tvitleri chillingeffects.org/twitter adresinde ekli hukuksal kararla birlikte yayınlayacak.

Görüldüğü gibi bütün bunları sadece sansür politikası olarak görmek yerine bir Internet platformunun ulus-devlet hukukuyla çatıştığında ne yapacağını kullanıcılarına şeffaf bir şekilde açıklaması olarak görmek gerekiyor. Bir yandan genel olarak Twitter iyi bir geçmişe sahip: Wikileaks davasında ABD hükümetiyle çatışa çatışa kullanıcılarını savundu; İngiltere’nin bilinen sansür yasalarına karşı da bazen yasaları ihlal etme düzeyinde kullanıcılarını bilgilendirdi. Ayrica Twitter bu “bloklamayı” her ülkede yapmayacağını ima ediyor ve yanlızca ofis açmak üzere olduğu Avrupa ülkelerini işaret ediyor. Ama Twitter’in iyi geçmişi bu yeni politikayı savunmak için yeterli değil, çünkü bu olsa olsa Twitter’ın iyi niyetli bir kral olduğu argümanına destek verebilir. Halbuki benim savım mevcut Internet hukunun zayıf noktasının tam da bu olduğu; hep iyi niyetli krallara güvenmek durumunda kaldığımız ve krallar iyi niyetli olmadığı zamanda ise ruhumuzun bile duymadığı.

Twitter’ın yeni politikasının olumlu yanı tam da bu: Kapıyı “bize güvenin”den “kendinize güvenin”e açıyor. Twitter sessiz sedasız devletlerin taleplerine yanıt vermek yerine şeffaflık ve bilgi vermeyi seçiyor ve topu dünya vatandaşlarına atıyor. (Ayrıca bloklanan tvit’e çok kolaylıkla ulaşılabilecek olması da işin cabası). Ne Twitter ne herhangi bir Internet platformu ülkelerin baskıcı yasalarının tek başına hakkından gelemez. Bir zamanlar John Perry Barlow’un ütopik söylemi gibi “cyberspace” bu dünyadan ayrı, devletler ve hukuklar üstü bir bulutta uçabilen bir ayrı dünya değil çünkü. Zaten İnternet’in sosyal ve siyasi gücü de tam da böyle ayrı bir dünya olmayışından geliyor; İnternet tam da varolan dünyaya entegrasyonu güçlendikçe etkisi de güçlenen bir teknoloji.

Burada İnternet yurttaşları “netizen”lere düşen sadece İnternet yurttaşı değil çeşitli ülkelerin de duyarlı yurttaşı olarak davranmaları ve eğer bloklama gayrimeşru ve evrensel değerlerden eksik bir şekilde yapılmışsa (örneğin siyasi eleştiri veya insan hakları ihlalleri, şaibeli mahkeme kararlarıyla susturuluyorsa veya telif hakları bir şirketin eleştirilmesini engellemek için kullanılıyorsa) bunun çözümü sonuçta bir şirket olan Twitter’dan hepimiz adına sivil itaatsizlik yapmasını beklemek değil, kendi söz hakkımıza sahip çıkmamızdır. Bloklanan tvitler üzerinden bir “Streisand etkisi” yaratmak --yani bloklanmanın ilan edilmesinin mesajın içeriğine ilgi çekmesi-- ancak duyarlı insanlar harekete geçerse mümkün. Zaten de ancak bu yolla İnternet kullanıcıları hem krallarının iyi niyetine dayanmaktan kurtulabilirler hem de kendi ülkelerinin yasalarını ve hukukunu evrensel değerlere uygun hale getirmek çabasında yol katedebilirler.

LTE Forum 2012
Yazarın son yazılarından