SOPA, PIPA şimdi de ACTA !
-
Tanol Türkoğlu
-
22 Şubat 2012 Çarşamba
-
1306 defa okundu
-
- Yazdır
-
PDF
Medyanın kendi ülkesiyle dünyayı kıyasladığında ülkesi lehine olan durumları gündeme getirmekten kaçınması cehalet midir, oto-sansür mü?
Öncelikle bir kıyaslama yapalım. Geçen yıl ülkemizde internete uygulanmak istenen filtreleme metodunun yanlışlığını anlatabilmek için binlerce kişi farklı şehirlerde yürüyüşler yaptı. Dijital dünyaya yakın olan bazı medya mensupları konuyu kendi program ya da köşelerinde dile getirdi.
Malum Youtube’un uzun bir süre yasaklı kalması dijital kültür açısından da ülkemizin imajını ciddi anlamda zedelemişti. Filtreleme modelindeki “kendini sağlama alma refleksindeki devlet memuru” zihniyeti bu imajı güçlendirmeye yaradı. Ancak tabandan gelen seslere kulak vermek zorunda kalınmasıyla model nispeten daha kabul edilebilir bir standarda oturtuldu.
Filtreleme modelinin bugünkü halinde tartışılması gereken iki husus olabilir. Birincisi kamu kurumlarının, vatandaşı namına hareket etmesi (filtre bir çözüm olarak önerilir, empoze edilemez). İkincisi de filtreye takılacak sitelerin seçim sürecindeki kapalılık. Devlet, bu şekilde günü kurtarıyor ve vatandaşı bilinçlendirmek yerine ona “koruyucu babalık” yapıyor. Bu da vatandaşın “dijital bağışıklık sisteminin güçlenmesini” engelliyor.
Dünyadaki tablo ise çok daha vahim. Nedense bu vahim durum medyada fazla yer bulamıyor. Dünyada da böyle zihniyetlerin, problemlerin olduğunu konuşabilmeyiliz ki bu ülkenin vatandaşları olarak kendimizi gereğinden fazla hırpalamayalım.
ABD’de, Kanada’da, Japonya’da, o çok sevdiğimiz AB’de kamu harıl harıl dijital dünyaya ket vurabilmek için gece gündüz çalışıyor. Önce ABD’de online korsalığa karşı bir yasa önerisi hazırlandı; duyarlı insanlar ve organizasyonlar buna SOPA (Stop Online Piracy Act) ile karşılık verdi. Binlerce site dijital eylem yaptı; sitelerini kararttı. Sonuç? Yasa tasarısı geri çekildi.
Benzer şekilde, korsanlık yapan sitelerin IP adreslerinin engellenmesine yönelik ikinci bir yasa tasarısı da PIPA (Protect IP Act) adıyla gündemdeydi. Aslında bu da 2010’da kabul edilmeyen bir başka yasa tasarısının (COICA) isim değiştirmiş hali. SOPA eylemleri sonucunda bu yasa tasarısı da şu an rafa kaldırıldı; ama orada zamanının gelmesini bekliyor.
Bunlardan da vahim olarak yorumlanan üçüncü bir girişim de sadece ABD’nin değil dünya çapında pek çok ülkenin şimdiden karşılıklı kabul etmiş olduğu ACTA sözleşmesi. Ticarette Sahteciliğin Önlenmesi adını taşıyan bu sözleşme internet üzerinden yapılan ve eski dünyanın telif haklarına göre “sahtecilik” olarak değerlendirilen ticari eylemleri önlemeyi baz alıyor. Kapsam ilginç bir şekilde sadece dijital dünya ile sınırlı değil, bazı tohum ve ilaç üretimi de bu sözleşme dahilinde.
Bu sözleşmeye göre internet hizmeti sunan firmalar, müşterilerinin sahtecilikle ilgili faaliyetlerinden sorumlu tutulacaklar. Hal böyle olunca bu firmalar ceza yememek için kendi müşterisinin polisi haline gelecek; tüm internet trafiğini filtreleyecek, bu trafiği izleyecek. Telif haklarına aykırı bir dijital aktivite tespit ettiklerinde de bu trafiği engellemekten, bunu yapanları dijital değil, gerçek polislere bildirmeye kadar geniş bir cevap verme imkanları olacak.
Tüm dünyada politikacıların vatandaşın taleplerini sermaye sahiplerine dikte ettirmek yerine tersini yapması yeni bir şey değil. Ancak medyamızın kendi ülkesiyle dünyayı kıyasladığında ülkesi lehine olan durumları gündeme getirmekten kaçınması düşündürücü. Bunun sebebi cehalet mi oto-sansür mü?