18 Mayıs 2012 Cuma
Sitene Ekle

Üniversite-sanayi işbirliğinde dünyadaki yerimiz belli

Üniversite-Sanayi İşbirliği konusunda şikayetlerimiz var: Bu işbirliğinin yeterince hızlı olmadığını düşünüyoruz. Yeterince verimli olmadığını, yaygın olmadığını, çıktılarının yetersiz kaldığını düşünüyoruz. Acaba ne kadar haklıyız?
Üniversite-sanayi işbirliğinde dünyadaki yerimiz belli

Türkiye’de bu konuların konuşulmaya başlanması, öneminin anlaşılması ancak 1990’lardan itibaren oldu. Yirmi yılda çeşitli hükümetler geldi geçti. Bun hükümetler çağa ayak uyduran, ileriyi gören kararlar alsalardı bugün bu sorunları daha az konuşuyor olacaktık. Tam aksine, dünyada bilişim rüzgarlarının esmeye başladığı 1990’lardan itibaren Türkiye, aşırı enflasyonlu, kısır iç siyaset çekişmeli bir içe kapanma yaşadı. Ülke, bilişim rüzgarıyla ortaya çıkan yeni büyüme ve kalkınma formüllerinden habersiz bir on yıl geçirdi.

Yine de bu dönemde 1991’de Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı (TTGV) kuruldu. İlk teknoparklar ve yüksek teknoloji enstitüleri kurulabildi. Ar-Ge faaliyetlerinin artmasını amaçlayan en geniş kapsamlı Ar-Ge Teşvik Kararı 1995’te yürürlüğe girebildi. İlk kez üniversite-sanayi işbirliği diye bir kavram telaffuz edildi.

Türkiye Bilişim Vakfı’mız da yine 1995’te kuruldu. Ertesi yıl “Türkiye Bilişim Stratejileri Çalışma Raporu”nu hazırladık. Konuya ilişkin iki önerimizi, “zaman olur ki hayali cihan değer” şeklinde buraya aktarıyorum:

*Özel sektör ve kamu ortak girişimleri özendirilmeli. Üniversitelerin de katılımıyla teknoloji merkezleri, bilim merkezleri, teknokent ve teknoparkların yerli ve yabancı sermaye katkısıyla kurulmaları teşvik edilmeli.

*Öncelikle teknolojik ilerlemeye katkısı olabilecek küçük girişimcilerin, risk sermayesi kurumu, kredi garanti fonu, “kuluçka” sistemi gibi yöntemlerle desteklenmesi sağlanmalı.

Daha 1996’da, bugün için de eskimeyen bu önerileri yapmışız. Ve o gün bugündür bunları gerçekleşmesi amacıyla siyasi iradeyi iknaya çalışıyoruz.

Yol almadık mı? Aldık. Ama alınan yol yeterli değil. Hız, yavaş. Çünkü bugün dahi, Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeleri Geliştirme ve Destekleme İdaresi (KOSGEB) Başkanı Mustafa Kaplan, Türkiye’nin kalkınmasındaki en büyük engelin “hep söylemlerde kalan” üniversitelerle iş dünyası arasındaki işbirliğinin hayata geçirilememesi olduğunu söyleyerek, “Ülkemizde, üniversitelerle iş dünyamız arasında ortak dil eksikliği var. Bunun çözümlenmesi için üniversitelerimizin bilgi, beceri, tecrübesi ve danışmanlıklarına ihtiyacımız var” diyebiliyor (Zaman, 28 Nisan 2011).

Ankara Sanayi Odası Başkanı Nurettin Özdebir, eğer Türkiye’nin, dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmek gibi bir hedefi varsa, sanayi devi olan, bilgi üreten, teknoloji ihraç eden bir ülke olma hedefi varsa, üniversite-sanayi işbirliğinin bu işin anahtarı, olmazsa olmazı ve önümüzdeki en somut proje olduğunu söyledi. (Dünya, 4 Haziran 2010).

İş adamından profesörüne kadar geniş bir yelpaze, bu iki dünyanın bir araya gelmesinin önemini anlıyor ve anlatıyor. Ama bu nasıl olacak?

Bir yanda yasal sınırlamalar, öte yandan üniversite ile iş dünyası arasındaki “dünya farkı” bu konuyu bir sorun haline getiriyor.

Bu sorunun formülü şu olmalı: Anglosaksonların “collaboration” dediği, ortak iş yapma alışkanlığı.

Ulusal boyutta olabilir bu. Şirketlerarası olabilir. Uluslararası olabilir. Üniversiteler arası olabilir. Ve nihayet, üniversite-sanayi işbirlikleri şeklinde olabilir.

Ortak iş yapma alışkanlığının, ismi üstünde, bir “alışkanlık” olabilmesi için zamana ihtiyaç var. Ne kadar bir zaman olabilir bu? Ve hele, bizim gibi, başka ülkelerle arasında kapatması gereken epey mesafe olan bir ülke için bu zaman “ne kadar” olabilir? Bir kaç yıl? Bir on yıl? Onlarca yıl?

Sanırım, bu yazıyı buraya kadar okuyan vicdan ve akıl sahibi herkes, “Onlarca yıl daha gecikemeyiz” diyecektir.

Çünkü, bugünkü haliyle Türkiye’deki üniversite-sanayi işbirliği düzeyi, (Dünya Ekonomik Forumu tarafından yayınlanan Bilgi ve İletişim Teknolojileri Raporu 2010-2011, Tablo 5.04) Pakistan ile Burkina Faso arasında.

İnanması güç, soğuk bir şaka gibi ama hesap-kitap, Türkiye’yi “oraya” yerleştiriyor.

Türkiye’nin üstünde Malawi ve Namibya var. Altında Panama ve Filipinler var.

Bulunduğu pozisyon, Türkiye’nin bulunması gereken pozisyon mu? Bunu hak ediyor muyuz?

Türkiye’nin bu durumunu düzeltmek amacıyla yapılan samimi girişimler artıyor. Örnek: Üniversite-Sanayi İşbirliği Merkezleri Platformu (ÜSİMP) tarafından üç yıldır kongre toplanıyor. Sonuncusu geçen yıl Haziran’da Ankara’da yapıldı.

Bir örnek daha: Ülkemizde Ar-Ge ve inovasyon yapmak isteyen kuruluşların önündeki yasal engeller kaldırılıyor. Ancak, genelde, bu engellerin en önemlisi, Ar-Ge kültürü eksikliğidir. Ar-Ge’nin, zaman ve para israfı olduğunu düşünenler var. Korkulacak bir şey olduğunu düşünenler de var. Teknoparklar, bu zihinsel engelleri gidermeye yönelik olumlu bir adım. Sayıları artıyor. Bu arada, 5746 sayılı Ar-Ge teşvik Yasası uyarınca Ar-Ge Merkezi ünvanı kazanan işletme sayısı 87 oldu. Bu işletmelerin 3 yıl içinde yaptığı Ar-Ge çalışması 4 milyar 800 milyon Lirayı buldu. Özel sektörün, toplam Ar-Ge harcaması içindeki payı yüzde 50’nin üzerine çıktı.

Bir örnek daha: Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Sanayi Tezleri (San-Tez) Programı’yla üniversite-sanayi işbirliğini destekliyor. Örneğin, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi makine, Erciyes Üniversitesi tekstil, Sabancı Üniversitesi bilimsel cihazlar, Uludağ Üniversitesi otomotiv sektöründen şirketlerle işbirliği içinde.

Bu örnekler, hep hayalini kurduğumuz, ve bu yazımıza da temel oluşturan bu konunun “artık çözülmeye doğru gittiği” iyimserliğini uyandırıyor. Bir gün belki, tıpkı BMW’nin, ABD’de Clemson Üniversitesi’ne 10 milyon Dolar Ar-Ge parası vermesindeki gibi, büyük şirketlerimiz de bir Türk üniversitesine Ar-Ge için fon vermeyi düşünür? (BMW’nin 10 milyon Doları, o üniversitede 1.5 milyar Dolar değerinde bir Ar-Ge ve eğitim merkezinin geliştirilmesini sağlamıştı). 

Bu hamlelerle Türkiye, yavaş yavaş, Ar-Ge ve inovasyonda dünyadaki pozisyonunu düzeltecek. Şu sırada Avrupa İnovasyon Birliği Karnesi 2010’da Türkiye’nin yeri, Letonya ile Bulgaristan arasında en altta. (Bazı istatistikleri AB’ye bir türlü iletemediğimiz için ortalamamız, olmamız gereken yerin hep altında).

Hangi veri-istatistik eksikliğinden kaynaklanıyor olsa dahi sonuç önemli: İnovasyon Birliği Göstergesi’nin 50. sayfasında Türkiye’den, “orta halli, mütevazi inovatör, ortalama performansın altında” diye söz ediliyor...

Bu durumumuzu değiştirmek için alınan adım adım önlemlerden biri de, günlük makro siyasi ve ekonomik tartışmalar arasında kaybolan şu ilginç ayrıntılar:

Hazine Müsteşarlığı Yatırım Ortamını İyileştirme Kurulu tarafından yatırım ortamının bu yıl ve önümüzdeki dönemde iyileştirilmesine yönelik 72 eylem planı tespit edildi. İçlerinde bazıları, bu yazıdaki konuyla doğrudan ilişkili: 

*YÖK Döner Sermaye Gelirlerinden Yapılacak Ek Ödemenin Dağıtılmasında Uygulanacak Usul ve Esaslara İlişkin Yönetmelik’in üniversite –sanayi ortaklığında yapılacak projelerin sayısını artıracak şekilde gözden geçirilecek.

*Üniversite-sanayi işbirliği kapsamında üniversite öğretim elemanlarının 7. Yıl izni çerçevesinde yurt içinde özel sektör kuruluşlarında da araştırma ve yenilik çalışmaları için görevlendirilmeleri amacıyla düzenlemeler yapılacak.

*Teknoloji Transfer Ofisleri açılacak.

*Türkiye’nin uluslararası yenilik endekslerindeki konumunun fiili durum ile uyumlu olması için çalışmalar yapılacak. (Eksik istatistiklerden kurtulacağız?).

*Özel sektör için teknoloji ve yenilik yönetim sistemi klavuzu hazırlanacak.

*Ar-Ge ve Teknoloji Yönetimi ile ilgili olarak üniversite programlarında ülkemizin stratejik hedefleri doğrultusunda düzenlemelerin yapılacak.

*Teknoloji Platformları etkinleştirilecek.

Bunların hepsi, özel sektörün ve üniversitelerin ayrı ayrı veya bir arada (collaboration) iş yapmalarını teşvik edecek adımlar. Üniversite-sanayi işbirliğinin gerekliliği 1990’lardan itibaren idrak edildiğinden bu yana, galiba bu konuda en iyimser olmayı hak edecek bir aşamaya yaklaşıyoruz.

LTE Forum 2012
GÜNÜN DİĞER HABERLERİNDEN
Mac'ler için virüs tehditi gittikçe artıyor