Enerji politikasında yönetişim gerekiyor
Sürdürülebilirlik kavramı 1987’de Gro Harlem Brundtland’ın başkanlığını yaptığı Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu (WCED) tarafından hazırlanan “Ortak Geleceğimiz” başlıklı raporda ilk kez küresel boyutta tanımlanmıştı: Gelecek kuşakların ihtiyaçlarını karşılama kabiliyetlerinden ödün vermeden, bugünkü kuşağın ihtiyaçlarını giderebilmek.[1]
Ne 1987’de, ne de 1992’de dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Rio de Janeiro’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’na katıldığında, ülkemizde “sürdürülebilirlik” diye bir kavramın kamuoyunca bilindiğini söyleyemeyiz.
1997’de Kyoto Protokolü’yle birlikte Türkiye’de “küresel ısınma, iklim değişikliği, karbon salımı” gibi kavramlar basın yoluyla kamuoyuna ulaşmaya başladı. Böylece, sürdürülebilir kalkınmanın en azından çevre ayağındaki kavramlarla tanıştık. Hele, Türkiye’nin, ABD ile birlikte, Kyoto Protokolü’nü imzalamaktan sürekli kaçınmasıyla, konu güncellik kazandı. Ve sonra bir daha da gündemden düşmedi. Çünkü, Konya Ovası’ndaki sazlıkların ve sığ göllerin kurumaya başlaması, yer altı sularının aşırı kullanım veya kuraklık nedeniyle bitmesi, böylece oluşan obrukların çökmeye başlaması gibi “daha önce örneği olmayan” durumlar, doğanın “gerçekten” insanlıktan korunmaya muhtaç olduğunu herkese göstermeye başladı. İnsanlar, biz, Dünya’nın kaynaklarını ve alanlarını kendini yenileyebileceğinden daha hızlı kullanıyorduk ve sonuçlar yavaş yavaş gözle görülür hale gelmişti.
Bu gidişatı görenler arasında siyasetçilerin de yer almaya başlaması buruk bir memnuniyet yarattı elbette. En gözle görülür bozulma çevresel alanda gerçekleşti. Gölleri kurutarak tarıma açmada faal olan Devlet Su İşleri’nin ilk kez –bir anlamda- eleştirildiğini, bu kurumun genel müdürlüğünü yapmış en yetkili kişiden dinledik:
2 Şubat 1998’de Dünya Sulak Alanlar Günü nedeniyle Ankara’da Çevre Bakanlığı ve Doğal Hayatı Koruma Derneği tarafından düzenlenen toplantıda Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in şu konuşması, Türkiye’de çevre sorununa bakışın bir özeti:[2]
“Mühendisliğe başladığım 50’li yıllarda devraldığım görev sıtmanın kurutulmasıydı. Halkın, Cellat Bakanlığı adını verdiği yerde şimdi İzmir Havaalanı var. Oradan geçen trenlerle Aydın ve Denizli’ye sivrisinek giderdi. Aynı şekilde, Gavur Gölü’nün kurutulması da benim Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğüm dönemine rastlar.”
“Kahramanmaraş, bu gölün geniş bataklıkları üzerine kuruldu. Bu faydaları sağlarken doğal hayata zarar vermişiz. Bugün, aynı şeyleri yapardım diyemem. Çünkü yeni kavramlar var. Onlara uyar, dengesini kurardık. (Konya’da kuruyan) Seyfe Gölü hiç bir nedenle tahrip edilmeyecek bir değer. Sınırları olduğu gibi, başta doğa ve yaşanabilir çevre olmak üzere ülkenin tüm değerlerini şerefimiz, namusumuz yaparak koruyacağız.”
“2000'li yıllarda insanoğlu, yaşam mücadelesini doğayı tüketmeden yapacaktır. İnsanlar doğadan yararlanmaya devam edecek, ancak doğanın verebildiği kadarını alacaktır. Dün önemsenmeyen çok şey, bugün önemsenmeye başlanmıştır.”
Süleyman Demirel’in “bugünkü bilgimiz olsa korurduk” dediği sulak alanlar onbinlerce yılda oluşmuş doğal havuzlardı. Bu havuzlar, sulak alanın yöresinde doğanın dengesini koruyordu. Oysa yasalar uyarınca kurutulması gerekiyordu. Sonuçta, 1960-2000 arasında 40 yılda 1 milyon 300 bin hektar sulak alan kurutuldu[3]. Bu, üç tane Van Gölü büyüklüğünde bir alan. Türkiye’de toplam sulak alan 2.5 milyon hektar olduğuna göre demek ki sulak alanlarımızın yarısının ekolojik ve ekonomik özelliği kamu/hükümet tarafından yok edildi.
Bu kayıpları geri getirmek mümkün değil. Hele iklim değişikliği ve küresel ısınma gibi sorunlar artarken yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelinmesi ve teknolojileri üzerine eğilinmesi konusunda artık tereddüt olmaması gerekir. Ne var ki durum böyle değil.
Yenilenebilir Enerji Kanunu, 29 Aralık 2010’da TBMM’de kabul edildi. Çevre konularını izleyen WWF Türkiye’nin görüşüne göre [4] “Kanunun 5. Maddesi, doğal değerlere zarar verebilecek unsurlar içeriyor. Kanun; yenilenebilir enerjiyi teşvik etmek adına milli park, tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiatı koruma alanları, muhafaza ormanları, yaban hayatı koruma ve geliştirme sahaları, özel çevre koruma bölgeleri, doğal sit alanları gibi özel hukuksal düzenlemeler ve uluslararası sözleşmelerle korunması taahhüt edilmiş alanlarda da yenilenebilir enerji yatırımlarına izin veriyor. Kanun bu haliyle ülkemizin yüzölçümünün yalnızca yüzde 5’ini oluşturan korunan alanları tehdit ediyor. Kanun, iklim değişikliğiyle mücadelede önemli bir adımken, Kanun’un, korunan alanlarımızı yatırıma açması büyük çelişki doğuruyor.”
Hem gezegenin dengelerini koruma isteği, hem de dünyadaki kaynaklardan alabildiğine yararlanmak arasında orta bir yol mümkün mü? Gezegenimizle ilişkimizi sömürüye dayalı bir ilişkiden ortak yaşama (symbiosis) dayalı bir ilişkiye nasıl çevirebiliriz? Her akarsuya bir HES inşa etme isteği ile, her akarsuyu doğal haliyle koruma isteği arasında nasıl bir orta yol bulunabilir?
Bunun yanıtını “yönetişim” veriyor: Kamu, özel sektör ve STK’ların bir araya gelerek ortak akıl üretmesi. Ama ülkemizin kültürel ve tarihsel yapısı yönetişim kavramına henüz yabancı. Bu nedenle, gezegenin doğal kaynak ve alanlarında sürdürülebilir uygulamaların gerekliliğini belirten sivil toplum kuruluşları ile, tüm kaynakları ülke ekonomisi emrine serbestçe sunmayı öngören hükümet politikaları birbirleriyle çelişmeye devam edecek.
Ama şu yeni veriye bakınız: Yenilenebilir enerjiler, 2010 yılında dünyada “birincil enerji” tüketiminin (elektrik, ısı, ulaşım) yüzde 16’sını karşıladı. Nükleer santrallerin ürettiği enerjinin 5 katına ulaştı. [5]
Bu yeni bilgi, Yenilenebilir Enerji Ağı (Renewable Energy Policy Network for 21st Century) tarafından hazırlanan “Yenilenebilir Enerji Durum Raporu”yla ortaya çıktı.
116 sayfalık rapordaki veriler arasında en dikkat çekeni bu. Rapor, okudukça insana iyimserlik veriyor. Ama, doğal enerji kaynakları, fosil kaynakların yerini alabilecek mi? Dünyada artan enerji talebini karşılayabilecek mi? Bu sorular ise, raporun yarattığı kısa süreli iyimserliği karartmaya yeterli.
2011 yılında, icadının 125. yılı kutlanan otomobil, fosil enerji tüketiminde 1 numaralı yerini 20. yüzyılın sonuna kadar korudu. İlk kez 1997’de Cenevre Otomobil Fuarı’nda hibrit otomobiller sergilendiğinde, bunlar birer “hoş oyuncak” olarak görülmüştü. Ama bugün, gerçek otomobiller olarak bazı ülkelerde yollardalar. Hatta Türkiye’de bile görebileceğiz.
Güneş enerjisini otomobil ve deniz aracında kullanma fikri de yine 21. yüzyılla birlikte gerçek olmaya doğru gidiyor. Ve yine hatta, Türkiye’de bazı üniversitelerde başarılı Ar-Ge ve inovasyon örnekleri olarak bu araçlardan yapıldı, yapılıyor. Uluslararası yarışlarda henüz birinci olmasalar da en üst sıralarda derece alacak kadar başarılı birer mühendislik örneği oluşturuyorlar.
Diyarbakır’daki Güneş Evi, ülkemiz için örnek oluşturarak öğrencileri ve akademisyenleri buluşturmaya devam ediyor. Tüm enerjisini kendisi üreten, dolayısıyla faturasız ev olarak da bilinen Diyarbakır Güneş Evi’nde her yaştan öğrenciler, akademisyenler, uzmanlar, ev kadınları, teknisyenler sürekli eğitimler alıyorlar. (www.gunesevi.org)
Akademik veya sivil girişimlerin yanında iş dünyası da yavaş yavaş bu konuya eğilmeye başladı. Yenilenebilir enerji konusunda Türkiye’de son yıllardaki yatırımlar hızla arttı. Gerekli mevzuat tam olarak yürürlüğe konmadıysa da iş dünyasında konuya ilgi büyüyor. Örneğin, Eczacıbaşı Topluluğu, sürdürülebilir kalkınma konusuna bütünsel yaklaşan nadir örneklerden. Sürdürülebilir Kalkınma Koordinatörlüğü oluşturarak çevre, ürün sorumluluğu, insan kaynakları, yatırımlar ve ekonomik gelişme gibi çok çeşitli konularda veri toplayan Topluluk, aynı zamanda dünyada tüketilen enerjinin yüzde 40’ını oluşturan binalar konusunda da ofis binaları ve üretim tesislerini kapsayan bir çalışma grubu ile enerji ve su tasarrufu konularında çalışıyor. Aynı zamanda enerji kaybına yardımcı olan seramik sağlık gereçleri ve karo üreten VitrA, Blue Life adıyla tüm ürünlerini her aşamada sürdürülebilirlik felsefesi ile üretiyor.
İpek Kağıt, “EcoPromise” yaklaşımı ile çözünebilen ambalaj ve sertifikalı tedarikçilerle çalışma inisiyatiflerini başlattı. Bu iki örneğin dışında diğer tüm kuruluşlarda Topluluk çapındaki çalışma gruplarında yer alıyor ve enerji/su tasarrufu konularında projeler üretiyorlar.
Topluluğun tüm çalışmaları, sürdürülebilirliğin ana temalarından biri olan saydamlık çerçevesinde Eczacıbaşı Topluluğu Sürdürülebilirlik Raporu’nda kamuoyu ile paylaşılıyor. (www.eczacibasi.com.tr/sustainabledevelopment)
Gerek siyasi irade, gerek özel sektör, gerek bireyler olarak, sürdürülebilir kalkınmanın tüm alanlarında, öncelikli olarak da yenilenebilir enerji kaynakları konusunda daha bilinçli davranmamız şart. Eğer Çevresel Performans İndeksinde [6] Türkiye, 2006’da 46. sıradayken iki yıl sonra 72. sıraya gerilediyse, ve 2010’da 163 ülke içinde 77. sıraya indiyse, bu durumu iyileştirmek amacıyla sorumluluk, siyasi iradeye düşüyor.
[1] Tanım için EKOIQ dergisi, Eylül-Ekim 2010, sayfa 126
[2] “Flamingo vatanına Çankaya güvencesi”, Milliyet Gazetesi, 5 Haziran 1998
[3] http://www.wwf.org.tr/pdf/2Subat_BilgiNotu.pdf