Bilgisayarlar konuşa konuşa anlaşır...
Steve Jobs bir süperstar olarak öldü. Kanserin en hızlısına yakalanmıştı. Hayatı bir Hollywood filmi gibiydi. Daha yaşarken ikon olmuştu. Ölümüyle bütün dünya ilgilendi.
Ama aynı ay, hatta neredeyse aynı günlerde iki bilişimci daha öldü. Bilenler dışında dünyanın haberi ve umuru olmadı. Oysa, bilgisayarların işletim sistemlerinin birbirleriyle “konuşmaları,” bu iki kişinin 70 ve 84 yıla sığan hayatlarındaki buluşlarıyla mümkün olmuştu.
Bugün eğer bulut bilişim varsa, eğer M2M denilen (machine-to-machine: cihazdan cihaza) “konuşma” mümkünse, tarihi taa 1960’lara kadar geriye giden “yapay zeka” kavramına ve uygulamasına borçluyuz. Ve bunları sağlayan bu iki kişiye: 70 yaşında ölen Dennis Ritchie ve 84 yaşında ölen John McCarthy. (Bu ikili hakkında Economist dergisinin sempatik makalesini tavsiye ediyorum).[1]
Bilgisayar program (konuşma) dili C ve türevlerinin mucidi Ritchie, bilgisayarların “zeka”sını geliştirmenin mucidi McCarthy oldu. Onlar, bugünkü konumuz “Nesnelerin İnterneti” kavramının temelini attılar. Steve Jobs gibi yaratıcı zekalar da bu temelin üzerine, mükemmel uygulamalar geliştirdiler. Ama, alt yapı olmadan nasıl ki şehirler var olamıyorsa, bilişim alt yapısı olmadan o uygulamalar da olamıyor.
2020 yılında 50 milyar elektronik cihazın (dünya nüfusunun çok çok katında) birbiriyle “konuşacağı” hesaplanıyor. Bütün bu cihazların bir elektronik kimlik numarasına (IP) ihtiyacı var. Şu an kullanılan IPv4 adlı numaratörde yer kalmayacağı için sessiz sedasız IPv6 uygulamaya sokuluyor – bu işlerle ilgilenen kurumlar tarafından, biz tüketiciler fark etmeden. Bu yeni sistem sayesinde, aşağıdaki rakam kadar daha yeni kimlik numarası verilebilecek:
340,282,366,920,938,463,463,374,607,431,768,211,456
Bu, “okunamayacak” rakam bile belki dünyaya 20 yıl sonra yetmeyebilir? Nüfus şu sırada 7 milyarı aştı. 20 yılda ortaya daha ne tür cihazların çıkacağını ve ulaşacakları sayıyı henüz kestiremiyoruz.
Birbiriyle konuşanlar sadece bilgisayarlar değil, içinde çip olan “herşey.” Bu nedenle zaten “Şeylerin İnterneti” diye bir kavram icat edildi. Buna “Nesnelerin İnterneti” diyen de var. Bu sözcüğü, ilk kez 1999’da, Procter&Gamble’ın tedarik zincirinde kullanılmaya başlanan radyo frekans iletimini (RFID) “anlatabilmek” amacıyla Kevin Ashton adlı bilişimci önerdi. Önce, kimse bir şey anlamadı. Ama on yıl içinde Avrupa Birliği bile bu sözcüğü benimsedi. 2009’da 12 sayfalık bir “Nesnelerin İnterneti-Avrupa İçin Eylem Planı” yayınladı.[2]
Bilişimle ilgili her konu gibi bu da müthiş hızla güncellik kazandı. Sanki “ezelden beri” RFID hayatımızdaymış veya bilgisayarlar arasında iletişim sanki hep varmış gibi hissediyoruz. Hatta hissetmiyoruz, farkında bile değiliz bunun.
*İlaç alırken, özel tasarlanmış bir barkod benzeri “şey”in üzerinden kırmızı ışığıyla lazer okuyucu geçince bir “bip” sesi duyuluyor o kadar... Oradan okuyucuya geçen bilgi, doğruca bilgisayara gidiyor.
*Akıllı telefonunun kamerasını, alaca bulaca kare bulmacamsı “şey”in (QR) üzerine tutup resmini çekince, ekrana o “şey” hakkında bilgi geliyor.
*Evin girişindeki kombiye takılı bir cihaz, kombideki sorunu, kombi şirketine bildiriyor (ev sahibinden habersiz) ve yine ondan habersiz, kombi şirketi, kombideki arıza elektronik bir “şey”den kaynaklanıyorsa, uzaktan kumandayla düzeltiyor - evin haberi olmadan.
*Evin garajındaki depo buzdolabında her ay kaç şişe meşrubat, bira, soda, su olması gerektiğini “bilen” süpermarket, ev sahibinden habersiz olarak, o depo dolaba o kadar sayı şişeyi gönderiyor. Böylece, depodaki sayı eksilmiyor.
*Dünyanın en zor elde edilen “buz şarabı”nı üretmek için çiftçi, karda buzda bağda yatıp, ikide bir üzümün üzerindeki sıcaklık kaç dereceye düştü (o şarabı üretmek için belli bir eksi derece gerek) diye ölçmek zorunda değil artık. Salkım kümelerine takılı sıcaklık ölçer çipler, çiftçinin evindeki bilgisayara saniye saniye sıcaklık düşüşünü iletiyor. Çiftçi, hangi salkımı keseceğini, hangisini ellemeyeceğini ekrandan görüyor.
*Büyük baş hayvanlarını çayıra salan besici, her hayvana taktığı çipler sayesinde hayvanın performansını uzaktan ölçebiliyor. Aynı şeyi insanlarda yapmak mümkün. Sağlık monitörleriyle otomatik olarak bütün yaşamsal verileri bir tıp merkezine iletmek artık şaşırtıcı olmaktan çıkıyor.
Buna benzer örnekler çok. Çünkü nerede bilgisayar ve çip var, orada artık “iletişim” var. Bu nedenle de “Nesnelerin İnterneti” diye isim takmaya bile gerek yok diyenler haklı. Bilişim “her yerde, her zaman” olacaksa, bunu artık elektrik gibi bir doğallık olarak kabul etmek gerekmez mi?
“Nesnelerin İnterneti” kavramı, nesneler arasında hiç bir elektronik iletişim olmadığı zamandan gelenlerin uydurduğu bir kavram. Bu iletişime “doğanlar” için böyle bir kavram gereksiz.
Örneğin, şu cümlede neyin tanımı yapılıyor dersiniz?
“Siz klavyede yazarken bunu hemen basan bir bilgisayar ve üstelik, basım işini kablosuz yapıyor.”
Nedir bu?
8 yaşında bir çocuk, “daktilo”yu böyle tanımlamış. Londra’da Ekim ayında yapılan “Wired” Konferansında.[3]
Çocuk haksız mı? Daktiloya kablo gerekmez. Tuşuna bastın mı hemen yazar. Her yerde kullanabilirsin.
Teknoloji ilerledikçe, bu teknolojiyi tanımadan büyümüş kuşak ile, bu teknolojiye doğmuş kuşak arasındaki algı farkı artacak. Ve yeni kuşak için “kavram ismi” uydurma ihtiyacı kalmayacak. Tıpkı “Nesnelerin İnterneti” diye bir kavrama ihtiyaçları olmayacağı gibi.
Ama bugünün gerçeklerine dönerek, konunun Türkiye açısından ne anlama geldiğine de değinmek gerekiyor:
Ülkemizde, sağlıktan ulaştırma sistemlerine, tarım uygulamalarından erken uyarı sistemlerine (örneğin: Deprem!) kadar, yaklaşık 150 milyon bağlantı potansiyeli olduğu düşünülüyor. Özellikle deprem konusunda oluşturulacak bir erken uyarı sisteminin en önemli öğesi olarak M2M’den yararlanılması için halen çalışmalar sürüyor. Bu çalışmanın sonuçlarının, ekonomimizin kalbinin ve beyninin yer aldığı coğrafyada, hızla ve güvenli bir biçimde tamamlanmasının ve işlemeye başlamasının öncelik gerektirdiğini görüyoruz.